15 Eylül 2010

epilogue

heidi bugün burada bitti sanırım. heidi'nin arşivi burada kalacak ama heidi'nin evi artık burası değil. dahası heidi artık heidi değil.

ondan kelli, ondan kelli olarak kalacak. mor şarap artık yok, oradaki yazılar vivien skylark'a taşındı. sarih delilik'e de heidi yazmayacak artık vivien yazacak. çoklu kişilik bozukluğu var bende, evet.

vivien için: Vivien Skylark

ve hoşçakal peter, hoşçakal klara, hoşçakalın...

1 Şubat 2010

mor şarap

bu kadar uzun süredir heidi'ye yazmadım çünkü heidi'ye bir süre "ara veriyorum". yaptığım şeye en yakın tanım sanırım bu. bu sürede bir nevi "ara vagon" olan mor şarap'ta olacağım.

-sen değişiklik deyince ben colossal bir şey beklemiştim. bilirsin ya, bazen çekip gitmek gerekir. anlamları makinede yıkamak...
-yoooo bu öyle katastrofik bir şey değil. ona daha vakit var. bu ara gibi bir şey. hem belki yazdıkça yıkanır yazılarım. ve de anlamlarım. heidi'de olduğu gibi.

...

10 Ocak 2010

güle güle

istanbul seni sevdi, evet.
gelsin dedi, bekledi.
geldin, sardın.
zaman bitti, gittin.
zaman diye bir şey yok.
istersen sen on sene öncesine gidersin, ben de on sene sonrasına.
senin on sene öncen benim on sene sonramı bulsa öper de göğsünde uyutur mu acaba?

oda dediğin nedir ki, dört duvar.
istersen kovar, istersen sarar.

ama yağ gibi kayıp giden bir yağmur var şu an dışarıda,
ve ben o odayı karış karış geziyorum, aklımın izlerini kovalayarak.
kendimi sana bağlamayı düşünüyorum tekrar ve tekrar, peşi sıra.
aklının içine girmek, aklının içinden öpmek istiyorum,
sesin izim olsun ne olur.

ama ne olurdu kolay olsaydı seni bana katmak,
gitmeseydin,
burnum sızlamasaydı şimdi,
sahanda yumurta yapsaydım sana,
i'm your man dinleseydik, sen eşlik etseydin,
waltzing mathilda dinleseydik o manyak herifin marazlı sesinden.

zamanı cebimize koysalardı, biz de bozuk para gibi harcasaydık işte!
ya da yürürken düşürüverseydik cebimizdeki delikten
bir daha da bulamasaydık.

ama ben diyorum ki şimdi sana:
gözün arkada kalmasın, sahip çıkıyorum bendeki sana.
zor aşk, yalan aşk, haksız aşk, erken aşk, geç aşk, imkansız aşk...
ne çok adı var...
ve hepsi içinde bu hikayenin.
ve hepsi içimde, merak etme.

o yüzden güle güle git, güle güle gel.

-sarı saman hatıra defteri-

1 Ocak 2010

şenlik

yeni yılın ilk sabahı ve andy williams'dan "can't take my eyes off you" ile uyandırılışım. aklımın içinde biteviye dans eden palyaçoların üzerine yağmur gibi yağan bir dolu çiçek, tüy ve şeker.

28 Aralık 2009

başka bir dünya / kara güneş



gitara her dokunuşun ışıklı bir kayboluş, her vuruşun o karanlık, o ayla aydınlanan sahneye doğru giden küçük bir adım şimdi.
güneşin çıktığını görmeden şehirden ayrıldığında ben bir de gün yüzüyle gördüm o sahneyi.
şimdi başka bir dünya'yı dinlerken aklımın içinde bu fotoğraf sevişiyor.
gel ışığım gel, gel güneşim gel...
ışıkla, güneşle, o sahneye.

25 Aralık 2009

metafor

arı kovanı-bal-parmak-zehir-arı kovanı.

23 Aralık 2009

tehdit

mösyö begonville beni tehdit etti: "aralık ayını tek bir yazıyla kapatırsan adres çubuğumdan silerim bağlantını" dedi.
ve ben öyle üçkağıtçı bir blog yazarıyım ki bu ay içerisinde buraya ikinci bir yazı girmişim gibi yapıyorum şu anda.

1 Aralık 2009

ahmet uluçay

sabah sabah okunan tek bir cümle insanı acı bir kuvvetle omuzlarından aşağıya bastırıp koltuğa çiviler mi? çiviler. çünkü ahmet uluçay öldü.
sinema "yapan" bir adamdı, sinemayı tekrardan yazdı. yıllar önce izlediğimde nasıl günlerce aklımdan çıkmadıysa karpuz kabuğundan gemiler yapmak, onun da aklında hep sinema vardı. içinde hep bir deniz vardı, bozkırında deniz kabukları yarım kaldı.

ölümü anlayamazsın, ölümle uzlaşamazsın.

ama bildiğim bir şey varsa eğer bu günden sonra sinema yarım kalır; sinema dili ve anlatım -her ne demekse- yarım kalır; kendi elleriyle bıkmadan usanmadan kurduğu en kristal gerçeklik tuzla buz...
gitme be adam! ya da sinema peşinden gelsin...

30 Kasım 2009

benim bazı arkadaşlarım var

mesela bir tanesi alıp başını almanya'nın bilmem neresinde bir yere gidiyor, orada okul okuyor, dil öğreniyor falan. sonra buraya dönüp öğretmen olacak ve dil öğretecek.
başka bir tanesi var mesela, öğretmen oldu, hem de en yeni öğretmen hanım oldu ve 12-13 yaşındaki çocuklara dil öğretiyor. ve bunu küçük bir ilçede, bir devlet okulunda, muhteşem bir idealistlikle yapıyor. mesela projeksiyon makinesi yok o okulda ve bu öğretmen hanım okul çıkışı ilçenin fabrika patronlarına şahsi mailler yazıp bu çocuklar için bir projeksiyon makinesi hediye etmelerini rica ediyor ve artık okulun bir projeksiyon makinesi var.
deli bir adam askere gitmeye hazırlanıyor. hem de on gün içinde ve ben ona bugün buğulu gözlerle bakıyorum. 14 yaşımda, en yeni lise zamanlarımızda, okul çıkışı servis beklerken ayaküstü yapılan bir türk sanat müziği sohbetinde tanımıştım o adamı ve onun şu anda askere gidecek olması bana çok tuhaf geliyor. doğum günün bugün senin diyorum, iyi ki doğmuşsun sen diyorum ama on gün sonra hangi kentin neresine gidecek acaba diye de sorup duruyorum. milletin yeni efendisi ordu onu nerede görmek istiyor, falan fülün.
daha başka bir adam var mesela, burada edepsizce adını andığım. couch potato dediğim, çok saşlı az sakallı a beycim dediğim (evet, ikisi aynı adam), aldı başını ve istanbul'a haritada bir saatlik mesafedeymiş gibi duran ama aslında fersah fersah uzak bir yerde yüksek yüksek öğrenimlere kaptırdı kendini, tarihçi adam oldu çıktı. asistan olmuş, öğrencileri olmuş, vize hazırlayıp, ödev veren koskocaman bir adam olmuş. hayatında onu en çok mutlu edecek olan yolu seçmiş ve o yolda hızla ilerlemekteymiş. kendisi bir hediyeymiş öğrencilerine ve alanına, bunu herkes böyle bilsinmiş, aferinmiş...
bunlar gibi nice deli uğraşları olan bazı arkadaşlarım var benim işte. ve ben onlarla gurur duyuyorum, "onlar benim arkadaşım!" diyorum, heheyt falan diyorum arada. öyle işte.

26 Kasım 2009

smirnoff north = kutup mavisi

işbu yazı dün geceyi mümkün kılan dansçı ve sürprizci adam'a (bkz. ö bey) bir teşekkür yazısıdır, arz ederim.
kendisi beni baileys-kahveyle özendirince, ben günlerdir unutmaya çalıştığım smirnoff north'u (bkz. ab-ı hayat) tekrar hatırlayınca, "boşver dansı dersi, gel north içelim desem ne yapacaksın o zaman, hı?" şeklindeki kışkırtmalı cümleme o "tamam, nerde?" diye cevap verince, kendimizi birden asmalımescit'te bulunca, ben north'u en güzel şekilde servis eden (ağzı geniş bir kadeh içinde, dibinde küçük buz parçaları ve üstünde nane yaprağı ile) yerin adını unutunca ve dolaşmamıza rağmen bulma yönünde bir sonuç alamayınca, el mecbur pi'ye girince, becks ve limonlu miller içince, north var mı diye sorunca, garson önce evet deyip bizi kandırınca, sonra "aaaaa normal smirnoff varmış" deyince, biz ne yapalım diye birbirimize bakınca, kalkınca ve aranmaya başlayınca, ikinci sorduğumuz yerde de var cevabını alıp sevinince, sonrasında barmen boş şişeyi gösterip bitmiş işareti yapınca, bizi kahırlara salınca, ö bey ısrarla bittiğine inanmayınca, adamın gidip bir yerden getireceğini zannedince, getirmeyeceğini anladığımızda karşılıklı gülünce, üçüncü yere gidince, yine var cevabını alınca ama bu sefer üzerimizdekileri çıkarmadan kadehi masada görene dek öylece oturunca, barmen bizi ikna etmek için şişeyi kaldırıp bize doğru sallayınca, biz nihayet rahatlayınca, üstünde altın harflerle chivas yazan bardaklarda gelen north masaya mavi ışıklarını saçınca, kadehler tokuşunca, ilk yudum sonrası ilk defa içiyormuşuz gibi "uf gerçekten çok güzel" deyince, bütün bu zamanlara hoş mu hoş bir sohbet eşlik edince, sonraki atağın beşiktaş'ta bir şarap evi olması yönünde fikir birliğine varınca, ö bey'e sıcak şarap sevdirmeyi o gece orada görev edinince, kadehler boşalınca, kalkıp caddeyi tırmanınca, galata'da teşekkür edince ve ayrılınca, "ne güzel bir gece oldu, tekrarlarız" deyince, north tadıyla uykuya dalınca...
dünün güzel bir gün olduğuna karar verdim ve gelip bu yazıyı yazmak suretiyle bu adama teşekkür etmek istedim.
teşekkür ederim, sürprizci adam ve bittabî sıpeşıl tenks to smirnoff north ve elleri öpülesi ruslar.

24 Kasım 2009

hak

eski yazılarla öyle burun buruna gelince, birden;
okuyunca bir daha hepsini;
anladım ki;
sen bana hiçbir şey veremedin.

bense sana;
kucağımda rahat ve huzurlu uykular verdim. evet, en azından bunu verdim. ve sen o zamanlar en çok bunu istiyordun. her şeyden çok.

bense...
boşver.
sen istediğini aldın mı, aldın.
alacağını verdim mi, verdim.
demek ki bende hakkın yok.
benimse sende hakkım var, evet artık bir tek o var.

(yazarken nilüfer çalıyordu. yok kere.)

15 Kasım 2009

iddia ederim ki bütün haftanın özetini bir pazar sabahı yazısına sığdırabilirim

merhaba sevgili bilog,
bu geçen sürede ne yaptın dersen sen bana hasta oldum derim. hem de domuz gribi. gerçekten bak. pazartesi günü vücut ağrılarıyla falan başlayan hastalık salı günü kendini iyice belli etti. doktor bronşit, anjin falan dedi. tabii o zaman ateş 37 derece. lakin çarşamba gününe girdiğimizde gözleri ve burnu akan, nefes alamayan ve öksürükten boğulan bir ben vardı elimde. çarşamba akşamı acilin yolu göründü ve 2,5 yaşımdan beri ilk defa bir şişe serumu afiyetle yedim. tabii ateş 39 derece. zar zor 38'e indirdiler de gözüm açıldı.
annem babam atladı geldi onca yolu. bütün mücadelem boşa gitti. onlar toplanıp gelmesin diye "iyiyim ben ya, valla bak" demeler falan faydasızdı. sesim çıkmıyordu ki bir kere, niye inansınlar bana. "kendi ayakları üstünde" tribimizin aldığı bu ilk darbede durup bunu mümkün kılan hastalığa ve bilumum diğer sebeplere teşekkür ederim.
ateşi 39'da gören klinik görevlileri anam anam, vay vay diye ortalıkta kaçıştılar. şart oldu artık, bir tahlil yapalım bakalım domuz gribi miymiş dediler. tahlil için örnek alındıktan 15 dakika sonra odaya gelen doktorun alnında ışıklı harflerle domuz gribi yazmasına rağmen bana belli etmemeye çabalaması görmeye değerdi. n hanımcım'ı çağırıp gizli saklı konuşmasından da ben bir şey anlamadım zaten. domuz gribiyim di mi, doktor dedim. yok canım, yok canım dedi. ben ahanda öyleyim dedim. sizin bu kadar korktuğunuza bakılırsa. ki önceki hafta televizyonda domuz gribiyle deliren insanları izleyince gülmüştüm, sonra da morpheus'a demiştim: ben böyle dalga geçiyorum ama kesin yakalanırım diye. en psişik halimle.
çarşamba gecesi serumun tesiriyle uykuya kavuşan ben perşembe gününe dinç bir şekilde uyanmıştım. bir de evin içinde anne vardı, süperdi ülen, ne güzeldi. bütün gün oturdum, 2 saatte bir tabak yemeği yedim falan. lakin akşama girerken hastalık yine azıttı, ağrıların şiddeti artınca tüm ilaçlara rağmen zor bir gece geçirdik. cuma günü yorgun ve halsiz uyandım haliyle. ama öğleden sonra açıldım. morpheus "hasta ziyareti ve akşam yemeği birarada" olarak lanse edilen bir aktivite içerisine girdi, ben de sevindim. anne yemeği yedik, sohbet ettik bolca.
cumartesi sabahı annemin mantı kelimesini cümle içinde kullanmasından dolayı mı yoksa başka bir nedenden mi bilinmez ben bildiğin iyileşmiştim. doktor kontrolünde teyit edilince bu iyileşme hali heeyyyyt dedim, kim tutar bizi dedim. hoş, kimse tutmuyordu zaten de neyse.
cumartesi günü denize doğru yokuş aşağı kurulan küçük pazarı gezmek çarşamba gecesi zerk edilen serumdan daha fazla can ve hayat verdi desem inanır mısınız? evet evet, inanırsınız. öyle çünkü. inanmanız gerekiyor, yoksa bu okuma parçası'nı yazmaya devam edemem.
evin ve odanın ihtiyacı olan ıncık cıncık ne kadar çok şey varsa alındı. misal mandal, çamaşır sepeti, evin adam misafirlerine yönelik 38 numaradan büyük terlik, vs. lakin koskoca (az önce küçük demiştin ama neyse) pazarda yufka açacak bir oklava bulmak mümkün olmadı. oklavayı bulamadığımızı idrak ettiğimiz anda önümüzde bir balık tezgahının duruyor olması, taptaze balıkların, üzerinde sarıyer bilmem ne balıkçısı yazan mavi muşambada yatıyor olması balık alınmasına sebep olmuş olabilir. fena mı oldu, az saşlı, çok sakallı a beycim ve bu blog dahilinde adı geçen adamlar listesine büyük bir kıvançla ve işbu postla dahil ettiğim bir üçüncü a beycim olan çok saşlı ve çok sakalı a beycim de yemeğe gelmiş oldular. sonra sohbet, sonra muhabbet falan.
dün gece derin, güzel bir uyku; bir sürü rüya.
pazar sabahı erkenden kahvaltı ve anneyi yolcu etme seansları. anne, gitme! anne, kal! hep gel!
"kocaman kızım benim".
hayır, anne daha o kadar kocaman değil, sana hâlâ ihtiyacı var...

şimdi ben diyorum ki domuz giribi öldürmez, sadece birazcık süründürür.
teşekkür etmem gereken o kadar çok insan var ki... alfabetik olarak 730698664 kişi sayınız (tabii mesajlarıyla bir gün bile yalnız bırakmayan ö bey'i de lütfen ekleyiniz).
bundan sonra
yediklerime dikkat edeceğime, daha iyi beslenmeye gayret edeceğime and içerim.
(ama anne gitme! ya da gene gel!)

5 Kasım 2009

solgun efendim, vişne likörü, yarın yapayalnız

an bu an
dinliyorum: bitmemiş tango/ışın karaca
okuyorum: yarın yapayalnız/selim ileri
düşünüyorum: neden yaz bitmeden vişne likörü yapmadım ki?
bitmemiş tango bir yıldırım türker zulmüdür. bir insan neden böyle bir şarkı yazar? bu kadar ince ince kesik...
yarın yapayalnız'ın dili ve anlatımı ne kadar yaldızlı ve aynı anda ne kadar da kahverengi... öyle sevilesi bir şey yani.
vişne likörü yazın yapılır. en güzeli kanyakla olur. ama artık kasım. artık vişne yok.
bir dahaki yaza kadar. 
bu an (an bu an) kayıtlara geçsin istedim. ileride formül olarak alıp değişkenlerini değiştirip kullanmak istedim. bu kadar.

1 Kasım 2009

alegori

"tencere dibin kara, seninki benden kara" demiş öteki kedi.
acı-komik dedikleri buymuş meğerse.
gülmüş kedi... gülmüş kedi... gülmüş kedi.
ama bu kedi öteki kedi.
susmuş, dudaklarını ısırmış öteki kedi. kedi kürkçü dükkanına döndü dediklerinde.
ama kedilerin kürkçü dükkanı olmaz, bilmiş kedi.
şimdi en uzak kasaba kedinin kafesi...

susmuş öteki kedi. kusmuş öteki kedi. bazen de susmuş öteki kedi. yine!

kedinin eski kürkçü dükkanını ziyaret etmiş bir cumartesi günü. vitrine bakadurmuş bir süre.
aşınmış mavi boya, sağa sola çarpılmaktan eprimiş bir his topu, bir de lüzumsuz yere geniş, güzel bir yokuş görmüş...
susmuş, yutmuş, yutkunmuş öteki kedi.
sonradan yapıştırıldığı alakasız bir fotoğraf karesinden çerçeveyi kanatarak kaçmış. arkasına bakmadan koşmuş. o kadar çok ve o kadar uzağa koşmuş ki artık çerçevede kalan yüzü tanıyamaz olmuş.
unutmayı bilmez halbuki öteki kedi. hayret, nasıl olmuş!
bu esnada çerçevede kalan kedi, yanılsamaların en alasını yaşamış. kaçan öteki değil de kendisi sanmış. kendi çerçevesi geri geri koşar adım giderken öteki kediyi sırtı ona dönük bekler sanmış. bununla avunmuş, bununla övünmüş.
sonraları yaşamış kedi. niye yaşamasın. ama mutlu mesut mu bilinmez.
yanılsamanın tozuyla yüz yıllık bir uykuya esir olmuş kedi. almış, vermiş, yenmiş kedi. yenmiş mi kedi?

"umarım uyanmaz, uyanırsa çok canı yanacak" demiş bir telefonda öteki kedi, ne kadaaaaar zaman sonra, o kedi için.
ama yanmış ya öteki kedinin canı bir kere, kanamış ya bacakları kaçarken, kayıtsızlığı ve nefreti aynı zamanda öğrenmiş.
susmuş kedi. yaşadığı düş-müş kedi.
bir sabah bir nefesle kendine kavuşmuş öteki kedi.
şimdi ne bir göbek bağı, ne bir gönül bağı kalmış ikisinin arasında.

çünkü kedi ölmeyi seçmiş diyebiliriz. en azından öteki kedinin hayatında.
bu masalın muradı olmadığından kimse muradına ermemiş. yoktan bir şey yaratmaya çalışan emektar öteki kedi, çok ağlamış sonraları emeğine, sevgisine ve şefkatine ama masalların zaman çizgisini mürekkepli kalemler çekermiş her zaman ve gecikmiş hiçbir taarruz ya da yüzsüz ve tıynetsiz hiçbir ateşkes ve barış isteği haritanın kutup çizgilerini değiştiremezmiş artık.
-SON-
bu masaldan ne kalmış öteki kedinin elinde derseniz bir yarım gülüş sadece.
(kedi al... kedi ye...)
kedi sus, kedi yum, kedi uzak dur.

22 Ekim 2009

cingıl bels, cingıl bels, cıngıl cıngıl...

yuh! ayıp! ayda bir mi yazı girilir! cık cık cık.
----- açılış ve kendini kınama (self-reproach mı self-condemnation mı acep?) konuşması sona erdi. şimdi sırada asıl metin var-----

ya bak nasıl heyecanlı bi giriş yapmıştım. halbüse neler neler yazacaktım... ilk cümleden sonra vazgeçmeyeydim olurdu belki. allahım bir hastalık bu! yazmaya karşı isteksizlik rahatsızlığı.

en disleksik halimle kafiyeli reveranslardan bir demet... saçmalığın bini beş (evet evet, tam beş) para... en şizofrenik ve obsesif halimle kol kola girmiş bir kompalsiyon, palandöken'de bir palan iki döken. bitlis'te beş minare...
hayır, dün gece annemlerle konuşurken telefonda ağlamadım, hayır evdekileri hiç özlemedim, hayır onlar benim ağladığımı hiç anlamadılar... -------aha! self-denial!-------

geçen hafta emirgan, gürgen ağaçları ve ilkokul resim-iş defterim üzerine yazdığım notumsu yazıyı burada paylaşmıyorum. berbat olmuş çünkü. bence.
karnım acıktı ve biraz uykum var. hayır, yıldırımcım türkercim, bu sabah yataktan pek aksi kalkmadım ve köpeğin maması bitmemişti.

özlediklerim -tam da ben klavyedeki harflerin kafasına basıp bu yazıyı formalize ederken, tam da o saniyelerde yani- onları özlediğimi hissetsinler.

-o kadar uzun zaman yazmazsan işte böyle kusmuk tadında bir yazı çıkar ortaya!
-kusmuk tadında mı? öyyyk, iğrenç.
-pardon, kusmuk biçiminde demek istedim.
-üfffff.
-aman kusmuk dokusunda, formunda, görüntüsünde...
-iğrenç.
-eehhhh, ne yapalım. kusmuk iğrenç demek ki. yanına ne gelirse gelsin.
-(?)...

thomas kyd ve shakespeare ortaklığı ilginç bir keşif. zaten spanish tragedy, zaten hamlet...

başka ne yazsam, ne yazsam da insanları bütün yazıyı okuduklarına pişman etsem. ha, buldum.
bak, bu valla güzel bir şey. youtube'a bir şekilde ulaşmanın yolunu bulduğunuzda arama kutucuğuna "indian jingle bells" yazarsanız başlıkta ne demek istediğimi göreceksiniz bence. hı hı, ebet.

5 Ekim 2009

keskelalaka faysal bir yazı

filmekimi kuyruğu hiç bu kadar şen olmamıştı. sabah poğaçası hacı bekir'dendi. monşer kahve yetiştirdi. gelmişken sadece poğaça almak olmazdı; hacı bekir lokumu ve akide şekeri de işin kremasıydı. ceketimin arkası yüzyıllık inşaat duvarına dayanmaktan beyaz tozlara bulanmışken önü de pudra şekerine bulanmıştı. olsundu, sigara bile ayrı bi lezzetliydi. 5 saat su gibi akıp geçti. iksv beni bu sene biraz üzdü. sahtekarlık yaptı, yalan söyledi. coen'i getiremedi, onun yerine koyduğu filmleri gala fiyatından sattı. bense bütün bunlara rağmen annemi doğrucu davut kovalamış gibi gidip tam bilet aldım, emek sineması görevlilerini çok rahat kandırıp hâlâ öğrenci olduğum simulasyonunu zevkle yaratabilecekken... olsundu, filmler heyecan vericiydi. tam dört adet bilet, gelecek iki hafta sonumu ışıklandırmak için beklemekte. altın çağdan öyküler beni özellikle heyecanlandırıyor, hadi bakalım hayırlısı.

______
melmoth için ekmek arası not: bi ara vakit bulursanız biletlerimizi yarıştıralım lütfen. gerçi sizinkiler kesin döver benimkileri ama yine de dövüştürelim. hem kim bilir belki ortak filmlerimiz vardır, hatta belki yan yana otururuz, neden olmasın.
______

kuyrukta beklemenin acısını ancak kadıköy vapuru alabilir diye düşündük o vakit kesin biz. yoksa niye gidelim kadıköy'e, çiya sofrası'na falan. niye çay içelim rıhtım'da. niye baylan'a sızalım akşamüstü, bir kap kup griye uğruna. ve niye üzülelim baylan'ı pastanelikten çıkıp kahvehane hâlini almış görünce. niye içlenelim oturup kup griye yiyeceğimiz masaların dedikoducu kadınlar ve alışverişe giden karılarını pusetteki çocuklarıyla bekleyen modern kocalarca saatler boyunca işgal edilmiş olmasına. yine de rıhtımda bir bardak elma suyu ya da çay içecek masayı bulduğumuza niye sevinelim. ani ve delicesine yağan yağmura rağmen.

sonra, başka bir ülkede geziyor gibi olmak vapur denizin üstünde yüzerken ve inanmaya davet etmek üzerinde kaydığımız şeyin tuzlu su değil de buz kütlesi olduğuna. zira o kadar beyaz olamaz hiçbir deniz...

kendimi özlemişim ben yahu. kendimle oturmayalı ne kadar çok zaman olmuş. kendimce bir şey yaratmayalı. o yüzden içimde bir şey kıpırdıyor demek ki duvardaki kolaj çalışmasını seyredalınca. kendimce ürettiğim basit bir şey ama değerli kendi meşrebince. detaylı ve mühim, bunca zaman sonra meydana geldiği için.

nazlı hanım'ın tam da şimdi almanya'dan dönmesi ne kadar iyi oldu, nurcan hanım'ın nöbeti devralır gibi almanya'ya uçması da olmasaydı geçen hafta, neredeyse bağrıma basabilirdim almanya'yı.

bu kadar kopuk bir yazıyı bir şarkıyla kapatmak ister deli gönül: moulin rouge filminden, el tango de roxanne. dinlemeyenler dinlesin lütfen.

son ve keskelalaka bölüm:
sahi ne derdin sen bana, unuttum sanki. karanfilim vardı, güzelim de olabilir.
yok yok, gel bakalım buraya, küçük aptal, küçük sevgilim benim, çocuk sevgilim benim... filan falan. böyle bir sevgi yok biliyorsun, değil mi sevgi faşisti, katı ve şekilsiz sevgilim.
gözlerin yanıyor şu anda muhtemelen, öyle hissediyorum. korkma, bu da geçecek. bir tek kokum kalacak, tişörtünün yakasında ve hırkanın düğmelerinde. bir de tuhaf bir sıcaklık avuç içlerinde ve joker'in bıçak yaraları misali gülünce daha da çok açılan ağız kıvrımlarında. korkma, sonra o da geçecek.

30 Eylül 2009

güzel zamanlar koleksiyoncusu ve akide şekeri kutusu

gitmedim ben. hâlâ buralardayım. biraz gümrah ırmak olmuş olabilirim geçen günlerde, biraz da akmış olabilirim ama buralardayım hâlâ.
"güzel zamanlar koleksiyoncusu" diye gerçeküstü romantik türde yazılmış kitap olur bence. egoist ve içine kapanık koleksiyoncu olmak istiyorum. kimse görmesin ve bilmesin ne biriktirdiğimi. peçete ya da pul koleksiyonu gibi elle tutulur bir koleksiyon değil ki bu koltuğa serip komşunun kızını çağırıp gösterelim.
neyse, ne diyorduk. güzel zamanlar, evet. kuledibi'ndeki konak pastanesi'nde bir gece var mesela. "güzel adam"ı güzel ötesi galata kulesi'yle aynı kareye oturtmuş ve seyre dalmış bir biçimde otururken soğuk havaya rağmen müsebbibi omzumdaki battaniyeden çok karşımdaki sıcak kütleye çarpan nefesim olan bir sıcaklık kaplarken burnumu ve dudaklarımı, istanbul tüm güzelliğiyle bir film seti kurup üç yanımıza, sarı ışıklarını üzerimize tutmaktayken düşündüm ben güzel zamanları ve koleksiyonculuğu.
neden sonra taksim parkı'nda çay içerken duyduğum "sen benimle ne yapacaksın?" sorusunun pek de güzel cevabı olabilirmiş aslında bu koleksiyon meselesi. güzel adamın güzel zamanlarının koleksiyonunu yapacağım sadece. olmaz mı ki? niye ki? lütfen olsun. ludven hatta.
aylardır istediğim akide şekerinin peşinde tramvayla yarışırken güzel adam, azılı bir korsika kadınına dönüşmüşken ben, şekeri bulma ve bulamama telaşlarından ibaret bir yaşamacacılık olsun bizimkisi. günlerdir masamda duran akide şekeri kutusu güzel zamanlar televizyonum olsun benim, içine bakıp bakıp kaybolmacalı, çok renkli televizyon.
öyle ayrıksı ve billur hâller içindeyiz işte. zaman mı? çok hızlı, çok hızlı...

18 Eylül 2009

duo

gidelim buralardan monşer....
nereye?
hiçbir yere. hiç kimse olmasın. hiçbir şey. kaybolalım yani. zaman dursun, biz ne zaman istersek o zaman akmaya devam etsin. stand by butonuna dokunur dokunmaz bilinç dışı akışlarımız nihayet başlasın. duvarlara çarpa çarpa akalım. gümrah ırmak olalım. formumuz değişsin. su olalım, hava olalım. ne olursak olalım, bu katılık ve sabitlik yok olsun yeter.

gidelim buralardan morpheus....
nereye?
tatile mesela. senle ben. mesela karadeniz'de bir yere. ya da en ege'ye. sen seç. sabahtan akşama kadar yürüyelim, yağmur mevsimi olmasından huzur duyarak... ama hiç konuşmadan yürüyelim. aklına bir şey gelen diğerinin gözlerinin içine bakıp gülümsesin sadece. yanaklarımızdan aksın damlalar. öyle sakin yürüyelim. kıvamsız, belirgin bir bilinçle. her zaman olduğu gibi işte.

gidelim buralardan heidi...
nereye?
her yere, her şeye.
lakin sırayla...

9 Eylül 2009

lipsoz

ada beyi, lipsoz balığının diğer adıdır. lipsoz buğulama, kırmızı şarapla şahane gider. hele bi de sağlam sohbet varsa yeme de yanında yat olur.

ada beyi, bir istanbul bey'iyle ve onun iki güzel dostuyla yenebilir misal. istanbul'da elbette ki. aylardan eylül'dür ve yağmur yağmaktadır. iyidir, hoştur.
lipsoz turuncu, eylül sarı, şarap kırmızıdır.
.......

-ben bugün biraz 80'ler oldum galiba. hardal rengi ve kırmızı bir arada... sanki bende renkli televizyona yeni geçilmiş gibi.
.......

sol bademciğim yutkunurken acıyor, suda eritmeli föşür vitamin hapı iyi gelecek diye umuyorum. söz dinliyorum, sigara içmiyorum.

zamanlar birbirinin içine giriyor. kaygısız bir klasik romantizm hüküm sürmekte.
entellik ve huzurlu dantellik.
ve söyleyemediğim çok şey.
yani ve sair sair sair...

8 Eylül 2009

oyun, düş, rüya, bilhassa hayat

"her şeyi söyledim..."
"'söylemesem de olacak'ları, 'söylesem hiç olmayacak'ları..." dedi, monşer.
içine ancak tahta bir sandalye ve bir küçük sehpa sığabilen avuç içi kadar bir balkonda otururken biz.
şehir hem dibimizde hem de çok uzakta iken.
küçük, beyaz, dişi bir kedi salonu turlarken ve balkondaki perde akşam rüzgarıyla dolarken.

bir mektuptu yazdığı aslında; alıcısı küçük, beyaz bir kadın.
bir şiirdi yaşadığı ve yaşattığı; güzel, nazik adamdı monşer vesselam...

-yazsana bunu.
-hayır, senin olsun.
-ben yazabilir miyim peki?
-elbette.

(birinci perde sona erdi).
ışıklar söndüğünde aynı nağme yankılandı salonun duvarlarında ve kadının kulaklarında sonsuz kere:
"ah kadın...ah kadın...ah kadın..."